ÇIRAK ARANIYOR

 
Barbarlık sınır tanımıyor. Emek sömürüsü yetmiyor, ruhlarımızı da teslim almak istiyor barbarlar. Kişilikli emek istemiyor patronlar. Başarılı olmak, gökdelenlerden hayata bakmak istiyorsan kişiliğin olmamalı, hakaretlere karşı, otoriteye karşı uysal olmalı, inat etmemeli, ağlamamalısın, duygularını belli etmemeli, öfkelenmemelisin.

Kanal D’de yeni bir program başladı: Çırak. Haftalardır tanıtımı yapılan bu yarışma Amerika’dan ithal. Ülkesinde reyting rekorları kıran programın formadı kısaca şöyle: Amerika’nın emlak kralı, boyanmış saçlarıyla etrafa gülücükler saçan kasıntı patron Donald TRUMP binlerce kişi içinden seçilen 16 yarışmacıya limonata satmaktan, reklam kampanyasına oyuncak tasarımından bit pazarında satış yapmaya kadar her hafta başka bir görev veriyor. 8 kadın ve 8 erkekten oluşan iki ayrı grup yarışıyor ve işin sonunda en çok kar eden ekip birinci oluyor. Yeteri kadar kar edemediği için kara listeye alınan grubu ise aşağılamalar eşliğinde bir sorgulama süreci bekliyor. Donald Trump ve iki danışmanı karşılarına bu 8 kişiyi oturtup başarısızlıklarının nedenlerini sorguluyor. Ama bu öyle bir sorgulama ki, “sence kim başarısızdı, sen birisini eleyecek olsan kimi elerdin?” gibi yarışmacıların birbirini gammazlamasına yönelik sorular ardı sıra geliyor. Kurban eğer kendine yeni bir kurban seçmezse, başka birini hedef göstermezse kendini nasıl kurtaracak?

Yarışmacıların ağzından birbirleriyle ilgili akıllara zarar sözler dökülüveriyor. Yeteri kadar çalışmadı, ekiple uyumsuzdu, liderlik vasıflarına sahip değil, hızlı karar verip risk göze alamadı vs. Bu karşılıklı suçlamaların sonunda grup lideri başarısızlığı kendisiyle paylaşacak iki kurban daha seçiyor ve “kovuldun” kelimesini duymak üzere ezik bir biçimde ama kafalarında bin bir tilkiyle Bay Trump’un kendilerini tekrar çağırmasını bekliyorlar. Diğerleri de süitlerine geri dönüyor; günü kurtarmış olmanın, işten şimdilik kovulmamış olmanın geçici sarhoşluğuyla... En sonunda da bildik final, bir tur daha son üç kişi birbirini suçlayacak ve Bay Trump birini seçip sırıtarak “kovuldun” diyecek. 

Mr. Trump'tan İnciler 

Bu arada birinci olan gruba ne mi oluyor? Ödüllendiriliyor. Ödül ne mi? Mesela Mr. Trump ve baştan aşağı milyon dolarlık sevgilisiyle birlikte, ünlü çiftin “aşk yuvasında” akşam yemeği. Kötü döşenmiş, her yanı altın varaklarla kaplı, vıcık vıcık görmemişlik akan malikanelerinde akşam yemeği. Ah ne büyük onur, ne mutluluk. Yarışmacılar hayran hayran etraflarına bakınırken, Mr. Trump’ın ağzından dökülüveriyor şu cümle: “Başarılı olursanız siz de böyle yerlerde yaşayabilir, tüm bunlara sahip olabilirsiniz.”

Yarışmanın Türk versiyonunun patron sunucusu ise eski TÜSİAD Başkanı ve Anadolu Holding İcra Kurulu Başkanı Tuncay ÖZİLHAN. Özilhan kendisinin Donald’dan farklı olduğunu, yarışmanın çok para merkezli olduğunu ama kendisinin önem verdiği niteliklerin başka başka şeyler olduğunu sayıyor. Küçük Amerika’yla Büyük Amerika arasında elbette ki nüans farklılıkları olacak.  

Çıraklar Nasıl Terbiye Edilir ?

Kapitalizm sınır tanımıyor. Barbarlık sınır tanımıyor. Emek sömürüsü yetmiyor. ruhlarımızı da teslim almak istiyor barbarlar. Kişilikli emek istemiyor patronlar. Başarılı olmak, gökdelenlerden hayata bakmak istiyorsan kişiliğin olmamalı, hakaretlere karşı, otoriteye karşı uysal olmalı, inat etmemeli, ağlamamalısın, duygularını belli etmemeli, öfkelenmemelisin. Ama kendini savunmayı da bilmelisin, inandığını savunmalı ama "çüşş" dendiğinde de durmayı bilmelisin. Tüm bunlar için ince balans ayarları yapmayı, patronunun gözünden ne istediğini anlamalı, stratejik davranmayı bilmelisin.

 

“Gelişmiş bir modern sistem” olan kapitalizm, nasıl da ilkel-tepkisel insani ilişkiler üzerine kurulu. Zamanında köpek ırkını yaratan insan şimdi kendi ırkına köpek terbiyesinin kurallarını öğretiyor. İtaat et, oyna ama ısırma, ısır ama acıtma, sevin ama kuyruğunu sallama.

Patronlar Ne İster ?

Hem o hem bu olmanı, duruma göre gerekli pozisyonu almanı.  Ekip ruhun olsun, ama gerektiğinde ekip arkadaşlarını sat. Cinselliğini iş yaşamında kullan ama gerektiği kadar. Kapitalizmin çıraklardan beklentileri bitmiyor. Her şeyi istiyor, ama aynı zamanda her şeye karşı. Tek istemediği ruhunun olması, kişisel ilkelerinin olması. Eğer hala bir ruha sahipsen, insani zaaflarından hala vazgeçemediğiysen varolma şansın yok, yanlış bir zamanda yanlış bir yere düşmüş zavallı bir yaratıksın sadece.

19. yüzyıl kapitalizmi ve modernizmi tüm argümanlarını, daha kaliteli bir insani yaşam vaadine dayandırıyordu, zengin olma umudunu satıyordu. 21. yüzyıl kapitalizmi ise artık insandan, insani olandan, umuttan bahsetmeye gerek bile duymuyor. Sistemin devamlılığını sağlayacak otomatlar yaratıyor. İnsana dair olan ne varsa, bunların, sistemin devamlılığı için gereken yerde ve koşulda strateji gereği kullanılmasını talep ediyor. Hissetmeyen, ruhu olmayan, değişmez ilkeleri, sınırları olmayan yoğrulmaya hazır, hamur gibi otomatlar istiyor.

Çıraklar için sorun artık sadece para kazanmak değil. Yarışmaya katılanlar arasında işsiz yok. Kimisi kendi şirketinin sahibi geri kalanı ise zaten bir işe sahip ama daha iyi bir iş istiyor. Artık paradan daha önemli olan kariyer sahibi olmak, en güçlü olmak, patronun yamağı olmak. Her baba yiğidin harcı olmayan, vahşi kapitalizmin yanaşması olmayı becermek ve sonra da çıraklıktan terfi ederek asli bir unsur  haline gelmek. Yarışmaya katılmak için başvuran işsizlerin ise hiç şansı yok. Onlar zaten baştan kaybetmiş, bir yerlerde hata yapmışlar mutlaka, yeteri kadar yırtıcı olamayarak işi kuralına göre oynamayı becerememiş. Bu nedenle onlar çırak bile olamaz.

İki şeyi tespit edelim. Artık genç yuppie olmak kesmiyor. Genç yaşta en üst düzey görevlerde olmak kural. Oldun oldun, olmadın geçmiş olsun. 30’undan sonra iş işten geçmiş demektir. İkincisi ise artık kapitalizm ağzına geleni hiç dolandırmadan söylüyor, arsızca talep ediyor. Çıraklara otomat olmanın kurallarını öğretiyor, sistemi sürdürmenin tek kural olduğunu bağıra çağıra ilan ediyor. İşçi sınıfı mı? Ağzına bile almıyor. Kendi sınıflarını, kendi içinde kategorilerini belirliyor, hiyerarşik düzenini buna göre kuruyor ve kendi ordusunu inşa ediyor, gözü dönmüş çırak-erleriyle birlikte.

 

Hayat bir paradokslar silsilesi. Büyük laf mı ettik? Bir kıyasa ne dersiniz? SEKA işçilerinin fabrikalarının satılmasına karşı, ekmeklerine sahip çıkmak için mücadele ettikleri bir dönemde, ortaya birileri çıkıyor ve 15 bin YTL.’lik bir maaşın peşine takılıp gözleri dönmüş bir biçimde önüne geleni satıyor. Kendine dair olan her şeyden, insan olmaktan vazgeçmeye hazır 16 kişi patronunun gözüne girmek için, uşaklığın inceliklerini öğrenmek için birbirini satıyor. Biri fabrikamı sattırmam diye haykırırken, diğeri gelin diyor burada her şey satılık. Umut satılık, emek satılık, kişilik satılık, arkadaşım satılık gel.

İşçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi yok da bu çırakların zincirlerinden başka neleri var?

 

DESTEDEN PAPAZI ÇEKMEK

Jacques CHIRAC        : “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız.”
Tayip ERDOĞAN        : “Bizim nerenin çocukları olduğumuz belli.”
Niyazi ÖKTEM            : “Osmanlı, Müslüman olmuş bir Bizans’tır.”
Kürşat TÜZMEN         : “Biz Osmanlı çocuğuyuz.”
Murat BARDAKÇI       : “Bizans’ın torunu değiliz ama 40. gün duasını bile Bizans’tan aldık.”
Mehmet Ali KILIÇBAY: “Bizans’ın çocukları Türkler ve Yunanlılardır. Avrupa ise kendi ortaçağının ve Rönesans’ın çocuğudur…Bizans, bizim içimizde; halk inanışlarına, gündelik hayatımıza kadar her şeyimizin içinde. Avrupa’nın Bizans’la böyle bir ilişkisi yok.”

Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Türkiye’nin AB üyeliği konusunda yaptığı bir konuşmada, "HEPİMİZ BİZANS'IN ÇOCUKLARIYIZ" dedi.

Ardından bu cümlenin manası ve tarihsel gerçekliği üzerine basında günlerce yazıldı, çizildi, konuşuldu. Örneğin:

Tayip ERDOĞAN        : “Bizim nerenin çocukları olduğumuz belli.”
Niyazi ÖKTEM            : “Osmanlı, Müslüman olmuş bir Bizans’tır.”
Kürşat TÜZMEN         : “Biz Osmanlı çocuğuyuz.”
Murat BARDAKÇI       : “Bizans’ın torunu değiliz ama 40. gün duasını bile Bizans’tan aldık.”
Mehmet Ali KILIÇBAY: “Bizans’ın çocukları Türkler ve Yunanlılardır. Avrupa ise kendi ortaçağının ve Rönesans’ın çocuğudur…Bizans, bizim içimizde; halk inanışlarına, gündelik hayatımıza kadar her şeyimizin içinde. Avrupa’nın Bizans’la böyle bir ilişkisi yok.”

Görüldüğü gibi Chirac'ın sözlerine tepkiler,  “vay be millet aslında ne meraklıymış şu Bizans meselesine” diye hayretlere düşürecek cinsten. Çünkü, Bizans tehlikeli konudur ve orda burada Bizans’ın mirasıydı, tarihiydi, kültürüydü diye konuşulmaz. Ancak Chirac’ın hariçten sesi vesile oldu da hep sümen altı edilmiş, bir tek “kahpelik”i söz konusu olduğunda meşru tartışma zemini bulabilmiş bu mevzu, hararetle tartışılır oldu.

 

İlk defa bu kadar açık ve yaygın biçimde Bizans’ın mirasçısı olduğumuz tarihsel gerçeklere, kültürel benzerliklere dayandırılarak huşû içinde savunuldu ve hatta batıya kafa tutanlar bile oldu: “Bizans’ın mirasçısı olmak size mi kaldı” diye. Ünlü yazarlarımız köşelerinde Osmanlı padişahlarının Rum kökenli eşlerinin bir listesini verdi, böylece kafalar karıştı "kim kimin çocuğu" diye. Gurmeler bile tartışmaya katılarak Bizans yemek kültürünün Osmanlı mutfağını nasıl etkilediğini yemek tarifleri eşliğinde okuyucularıyla paylaştı.

Bizans'ın Çocuğu Muyuz ?

“Biz, bizi seveni severiz”. Mösyö Chirac’ın AB yolunda bize destek vermek amacıyla, elitist halkıyla aramızda Bizans köprüleri atması ve kardeşliğimizi ilan etmesi, Türkiye’nin AB yanlısı kesimlerince karşılığını buldu. Tartışmalara katılanların çoğunluğu bu Fransız jesti karşısında Bizans’ın mirasçısı olduğumuzu destekler tavır almasına rağmen, elbette ki, İslamcı ve milliyetçi çevrelerce bu sözler hoş karşılanmadı. Bu sözler, Avrupa’nın asimilasyonculuğunun ve giderek tüm dünyayı etkisi altına alan İslam karşıtlığının en açık ifadesi olarak değerlendirdiler.

Chirac’ın sözlerine elbette kendi ülkesinden de tepkiler geldi. Fransa Demokrasi Birliği (UDF) Genel Başkanı François BAYROU, Chirac’ın tarihsel gerçekleri çarpıttığını ve "yurttaşların Avrupası"nı değil, "diplomatların Avrupası"nı savunduğunu söyledi.

Fransa cumhurbaşkanının Bizans tarihine olan özel ilgisi göz önüne alındığında ve bu ilginin kişisel olmaktan öte, ülkesinde "Bizans Konferansları" düzenlemek suretiyle, neredeyse, Bizans kültürünün taşıyıcısı misyonunu üstlendiği dikkate alınırsa, bunun safiyâne, ağızdan kaçmış bir cümle olamayacağı açık. Dolayısıyla evet Chirac, iyi bir politik manevra yapmış ve ülkesindeki Türkiye karşıtlığına karşı tarihsel bir tez sunmuştur. Böylece, hem Türkiye hem de batı açısından ikircikli bir mesele olan Bizans’ı bir orta yol, bir kültürel uzlaşma noktası olarak önermektedir.

Peki Avrupa tarihi açısından bakıldığında "hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız" önermesi, tartışmasız kabul görebilir mi?  Yakın zamanda yaşadığımız bir olay, bize, Doğu'nun Hıristiyan İmparatorluğu Bizans ile batı arasındaki tarihsel mücadeleyi göstermesi bakımından önemli. Bizans’ın sonunu hazırlayan ve imparatorluğun başkenti Konstantinopolis’in harap olmasına neden olan kanlı 1204 son Haçlı Seferi sırasında, Ortodoks Hıristiyanlık’ın kutsal emanetleri de yağmalanmış ve Avrupa’ya kaçırılmıştı.

 

2004 yılındayız. Yıllardır İstanbul’a geri getirilmek için uğraşılan bu emanetler, geçtiğimiz günlerde, tam 800 yıl sonra Vatikan’da düzenlenen bir törenle, Papa tarafından Fener Rum Patriği’ne teslim edildi. Dolayısıyla sırf inanç düzeyinde bile bakıldığında Katolik Avrupa’nın Bizans’la (Ortodokslukla) bir meselesi vardır ve belirleyici olan aynı tarihsel referanslar değildir. Bizans’ın batıdan çok, doğu kültürüyle yoğrulmuş özgün bir Hıristiyan toplum olduğu görüşü de doğrudur.

Ancak bu tartışmayı "Bizans kime benzerdi, biz kime benzeriz" tartışmasının, dar sınırlılığından çıkarmak gerekiyor. Asıl problem tarihi; nereden, hangi ideolojik ve güncel ihtiyaçlardan hareketle yorumladığımızla ilgili. 

Özellikle Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra Bizans ve Osmanlı ile olan tarihsel bağlarımız arasında derin bir kopuş yaşandı. Coğrafi açıdan Hitit’ten Osmanlı’ya uzanan tarihsel mirasa sahip Anadolu'da, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra oluşturulmaya çalışan tarihsel ideoloji  içinde, tarihsel referanslarımızın ve yeni Cumhuriyet'in köken arayışının, çoktan yok olup gitmiş uygarlıklarda arandığını görürüz.  Hititler, Sümerler ve hatta Frigler, Bizans ve Osmanlı’dan daha öncelikli sıraya yerleştirilmiştir ve bu uygarlıklara yeni Cumhuriyet'in tarih yazıcılığında gereken değer verilmiştir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti, bu topraklar üzerinde kurulmuş ve dünya tarihinin akışını değiştirmiş, mirascısı olduğu iki büyük imparatorluğa siyasi ve konjonktürel nedenlerle hak ettiği değeri verememiştir.

Bizansla ilgili süren güncel tartışmanın kabaca “o musun, bu musun?”a indirgenmesinin ardında yatan neden de siyasi tercihler ve ihtiyaçlar üzerinden tarihin yeniden yazılması ve kurgulanmasının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Eğer tarih, konjonktürel ihtiyaçları karşılamaya yönelik, bir iskambil destesi gibi görülürse, desteden  elimizi kurtaracak kartı seçeriz.

Bugün de AB destekçilerinin yaklaşımı “Bizans’ın çocuğu olmak bizim Avrupa kültürünün bir parçası olduğumuzu kanıtlar, Chirac da bunu kötü niyetle söylemediğine göre bu bizim açımızdan desteklenmesi gereken bir manevradır” şeklinde özetlenebilir. Ama Chirac bu benzetmeyi olumsuz anlamıyla yapsaydı, mesela bizi Bizans’ın mirasçıları olarak Bizans entrikaları yapmakla suçlasaydı, o zaman da nasıl Bizanslı olmadığımızı mı kanıtlamaya çalışacaktır?

 

Kısacası düşülen durum, biçimsel kılıf bulmak uğruna tarihe sığınmak, geçmişle gerçek bir hesaplaşmaya girememekten ibaret görünüyor. Hangi kimlik, hangi kültürel geçmiş sorunumuzu çözecekse şu tarihin iskambil destesinden gerekli karta oynayalım. Ancak karşı cephe, bizi aralarına kabul edip etmemek konusunda karar verecek olan mutlu azınlık, yani yeni oyun arkadaşlarımızın tarihsel referansları o kadar şaşmaz, o kadar tutucu ki, zavallı Chirac halkını ikna için Fransızlarla Türkler’in Bizans kardeşliğini ilan ediyor ve birlikte oynamamızın önünde böylece engel kalmıyor.

 

Ya oyun bozan Osmanlı’nın torunları ne olacak? Eğer bir miras tartışması yapacaksak çok güçlü bir zihinselliğin en sadık mirasçısı olduğumuz kesin. Türk batılılaşma hareketinin bir kesimce yalnış anlaşılması sonucu oluşan, başından beri taşıdığı zaaf, günümüzde de varlığını başka bir biçimde sürdürüyor: Batı karşısında doğulu olmanın kompleksi, halet-i rûhiyemizi öylesine esir almış halde ki, bu işin içinden nasıl sıyrılacağımızı bir türlü kestiremiyoruz, doğululuğumuzla batılı olma merakımız arasında ani geçişler yapıveriyoruz. Her yola evet derken bir an gelip de damarımıza basıldığında, “AB Türkiye açısından olmazsa olmaz değildir” deyiveriyoruz. 

Anlaşılan o ki, tarihimizle, geleneklerimizle ve kültürümüzle gerçek bir barış imzalamadan, ideolojilerimizden sıyrılıp özümüzle dost olmadan; daha çok Chirac'lar çıkıp bize kökenlerimizi hatırlatır. Elimizde tarihsel bir deste ile günlük politikaya endeksli değişen-tutarsız kimlik arayışları yerine; mirascısı olduğumuz iki imparatorluk -Bizans ve Osmanlı-  ile köprüleri kurmanın zamanı gelmedi mi?

 

RUS AVANT-GARDE SANATI

19. yy’ın ikinci yarısında hem Avrupa’da hem de Rusya’da sanata egemen olan akım Sembolizm’dir. Sembolist sanatçı endüstrileşmenin hızı karşısında yaşadığı dünyaya yabancılaşmıştır, modern dünyanın dolaysız ve görünebilir gerçekliğini reddeder,  başka bir dünyanın, düşsel bir dünyanın, nesnelerini sanat yoluyla kurmayı amaçlar.

 

Lev TROTSKY, Rusya’da iki devrim arası (1905-1917) edebiyatı “genel havasıyla dekadan, bireycilik, sembolizm ve gizemcilik edebiyatı” olarak tanımlar. Rus aydını ve sanatçıları 1905 Devrimi sonrasında net bir politik duruş sergileyememişler, Çarlık'ın depolitize etme çabalarına yenik düşmüşlerdir.

 

Berdyaev sürgünde olduğu yıllarda geçmişine karşı eleştirel bir tutum takınmış ve aydınların o dönemde içinde bulundukları durumu şöyle dile getirmiştir:

 

       “Bizim talihsizliğimiz dönemin yaygın toplumsal hareketinden yalıtılmış olmamızda yatıyordu, ölümcüllüğü devrimden sonra kanıtlanacak bir olguydu bu. Farklı bir çağda, tarihsel mücadeleye yabancı bir hayat yaşıyorduk. Söz maddeleşmiyordu orada, madde söz oluyordu, yüzeysel yapılar gerçek sanılıyordu. Fildişi bir kuledeydik, içeride mistik bir söylem varlığını sürdürüyor, aşağıda ise Rusya trajik yazgısına boyun eğiyordu.”

Berdyaev’in öz-eleştirel biçimde ele aldığı tarihsel dönemde aydınlar üzerindeki toz bulutu içinden  iki kişinin sesi yükselir: Aleksandr Blok ve Mayakovsky.

 

Blok Rus Sembolist şiirinin öncülerinden olmasına rağmen başından beri çağın rengini kavramış, devrimden hemen bir yıl sonra da “Aydınlar ve Devrim” makalesini kaleme alarak devrime tam destek vermiştir. Rusya’da aylarca tartışma konusu olan bu tutumunu  “Onikiler” şiiriyle taçlandırmıştır. Şiir, Bolşevik Rusya’nın ilk kışında aç Petersburg’ ta tipiye direnerek resmi geçit yapan “On iki Kızıl Ordu muhafızının kutsal kitaplarda yer almayan” öyküsüydü.

"....

Haşmetli haşmetli
Yürüyorlar on iki...
Peşlerinde aç bir köpek, bırakmıyor
Önlerinde de biri var...
Hiç bir kurşun onu vuramıyor,
Gizler onu rüzgar ve kar.
Tipinin üstünde hafifçe yürüyor,
Saçılıyor kar incileri etrafa,
Kanlı bayrağı elinde tutuyor,
Ve beyaz gül tacı duruyor başında,
Yürüyor önlerinde Hazreti İsa."

(Aleksandr BLOK, "Oniki" Şiirinden alıntı)

Fütüristler Tarih Sahnesinde

1910, sanat alanında hareketli bir yıl olmuştur. Tolstoy’un ölümü, sembolizmin bunalımı ve yeni akımların özellikle de fütürizmin ortaya çıkışı aynı yıla rastlar. Fütüristler modern hayatın, teknolojinin en çığırtkan savunucuları olmuşlardır. Eski olan her şeyi, klasik sanatları, geçmişi tümden reddederler, çağın insanını makinelerin sesini dinlemeye, modern hayatın hızına uymaya çağırırlar.

 

Fütürizm İtalya’da ortaya çıkmış ancak, Rusya da akımın önemli merkezi haline gelmiştir. Ama iki ülkedeki Fütüristler’in politik kaderi aynı olmamıştır: İtalyan Fütüristler faşizmin yanında yer alırken, Rus Fütüristler Ekim Devrimi’nin savunucularıdır. Akım, ortaya çıktığı konjonktür ve karakteri nedeniyle başından itibaren politikayla iç içedir. Trotsky akımın bu özelliğini şu tanımıyla ortaya koymaktadır: “Fütürizm, 1890’ların ortalarında başlayan ve Dünya Savaşı’na karışan tarihsel gelişmelerin sanattaki yansımasıydı”.

Fütürizmi ortaya çıkaran dinamik, endüstrileşmeyi diğer Avrupa ülkelerine göre geç yakalayan İtalya’nın ilerleme, teknolojik devrime hız verme düşüncesinde yatmaktadır ve bu dinamik, yani üretim güçlerine tapınma, kapitalistleşme, savaş taraftarlığını beraberinde getirmektedir. Nitekim İtalya’daki deneyim de bu şekilde sonuçlanmıştır.

 

Peki bu dinamik Rusya’da neden böyle bir sonuç yaratmamış ve Rus Fütüristler İtalyan meslektaşlarının tam karşı kampında yer almışlardır? Bu sorunun yanıtı Rusya’daki toplumsal hareketliliğin içinde saklıdır. Rus Fütürizmi 1917 Şubat Devrimi’ne hazırlanmakta olan bir toplumun içinde doğmuştur. Akımın özünü ifade eden geçmişe ve geçmişin bütün sanatsal üretimlerine karşı olmak, topluma egemen olan yeni bir yaşam kurma isteğiyle örtüşür niteliktedir ve bu da İtalyadakinden farklı olarak Rus fütüristlerinin devrime eklemlenmesini sağlamıştır.

 

Kendinden önceki diğer tüm sanat hareketlerinden daha gürültücü, daha keskin ve kararlı bir mücadele yürütmesi Rusya’nın eylemci ruhuna uygun düşüyordu. Devrimci ruh başından itibaren Fütüristleri kuşatmış, onlara kendilerini ifade etmeleri için uygun ortamı sağlamıştır. Akımın asıl gelişimi devrimden sonra sağlamış olması da bunu kanıtlar niteliktedir. 

Proleter Sanat

Sovyetlerde kültür ve sanat alanına dair tartışmalar, devrimden hemen bir yıl sonra, 1918 yılında başlamıştır. 1918’de kültürel alanda adeta bir patlama yaşanmıştır. Ard arda dergiler çıkmaya başlar, partinin kültür sanat politikası üzerine hararetli tartışmalar sürdürülür. Bu tartışmaların ana eksenini oluşturan soru; nasıl bir proleter kültürü ve sanatı olacağıdır. Trotsky, burjuva kültür ve sanatını, proleter kültür ve sanatıyla karşılaştırmanın temel bir yanlışlık olacağını söyler. Proleter rejimi bir geçiş dönemini ifade etmektedir, bu nedenle de proleter kültür ve sanatı hiçbir zaman varolmayacaktır.

 

Proleter sanatın tarihsel anlamı, yeni sınıfın eski yapıtları özümlemesine yardım etmek, ilk kez gerçek bir insanlık kültürü olacak sosyalist kültürün temellerini atmaktır. Bu bağlamda proleter sanat, sosyalist sanata giden akımlardan yalnızca birisidir.

Mayakovsky'nin Yıkıcılığı

Geçmiş kültürlerin özümsenmesi meselesi Mayakovsky ile bir tartışma konusu haline gelmiştir. Mayakovsky 1918’de yayımladığı bir yazısında “Sanat adına eskiyi koruyoruz” der ve geçmişin bütün üretimlerinin yok edilmesi gerektiğini savunur. Onun bu önerisine ilk tepki Aleksandr Blok’tan gelir. Blok, Mayakovsky’nin bu yıkıcı tutumuna karşı çıkar ve şöyle der: “Hayır yoldaşlar hayır! Kışlık Saray’dan ve müzelerden en az sizin kadar ben de tiksiniyorum. Ama yıkmak, kurmak kadar eskidir, o ölçüde gelenekseldir... Çığlığımız hala acının çığlığı, nesneninki değil. Yıkarken, eski dünyanın kölesi kalmış oluruz gene: Geleneği durdurmak onu sürdürmektir”.

 

Lenin, Lunaçarski ve Trotsky de Mayakovsky’nin tutumuna karşıt olarak “kentsoylu kültürün kalıtını özümseyip dönüştürme” görüşü etrafında birleşiyorlardı.

Mayakovsky’nin kişiliğinde somutlaşan bu yıkıcı karakter, Fütürizme, genel olarak da modern insana özgüdür.

 

Marshall Berman “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” adlı kitabında modernizmin ve modern olmanın karakterini ve aynı zamanda paradoksunu açıklamaya çalışırken Goethe’nin Faust yorumuna başvurur. Bizi burada esas ilgilendiren Faust’un ikinci bölümüdür. Faust ikilik yaşamaktadır. Bu ikilik duygusu geleneksel olanla modern arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır. Faust zihinsel ve kültürel yaşamında gelişme sağlayacak bir biçimde toplumsal hayata katılarak bu iki ucu uzlaştırmaya karar verir. Bu kararının ardından İncil’de geçen “Başlangıçta Kelam vardı” sözlerini “Başlangıçta Eylem vardı” şeklinde değiştirip amacının ne olduğunu özetler. Faust böylece modern eylemcinin bir sembolü olur. Faust’un işbirliği içinde olduğu Mephistopheles şunları söyler:

                                           “Hep yadsıyan o ruhum ben!

                                            Çünkü yapılan her şey,

                                            Yok olmayı hak eder...” 

Şeytani güç yıkıcı olmasının yanı sıra yaratıcıdır. Faust şeytanın yıkıcı gücüyle işbirliği yaparak dünyada yaratıcı olabilecektir. Faust’un eyleminin bu paradoksal niteliği yukarıda Mayakovsky’e ve Fütürizme atfettiğimiz modernizmin karakteridir. Mayakovsky ve diğer fütüristler Faust gibi modern eylemcinin birer sembolüdür.

İç savaş korkusuyla Paris’i yeniden kurmaya girişen diktatör Haussmann daha da ileri gider; kendini bir misyon adamı olarak görür ve kendisine “artiste démolisseur (yıkıcı sanatçı)” adını takar.

Lukacs Faust’un ikinci bölümünün, endüstriyel evrenin başlarındaki kapitalist gelişmenin trajedisi olduğunu söyler.

Marx’a göre de modern hayatın temel olgusu bu çelişkidir. Her şey kendi karşıtına gebedir. Bir tarafta akıl almaz bir hızla gelişen endüstriyel ve bilimsel güçler bir yanda ise bu ilerlemeye zıt bir biçimde giderek yoksullaşan bir işçi sınıfı vardır. İnsanlık doğaya hükmettikçe, insan insana ya da kendisine köle olmaktadır. Tüm icatlar ve ilerlemeler, insan hayatını maddi bir güce dönüştürmektedir.

"Bağırırlar şaire:

"Bir de torna tezgâhı başında göreydik seni.

Şiir de ne?

Boş iş.

Çalışmak, harcınız değil demek ki..."

Doğrusu bizler için de en yüce değerdir çalışmak.

Ve kendimi bir fabrika saymaktayım ben de.

Ve eğer bacam yoksa

İşim daha zor demektir bu."

(Mayakovsky, "Şair İşçidir" şiirinden.)

Fütürizm Devrimci Midir ?

Burada hemen bir soru akla geliyor özü bakımından yıkıcı olan ve üretim araçlarına açık bir biçimde tapınan Fütürizm devrimci bir sanat olabilir mi? Cevap açık: Olamaz. Olamaz ama bu Fütürizm’in Sovyet topraklarından sürülmesi anlamına gelmiyordu. Nitekim de öyle oldu. Trotsky geçiş dönemi sanat politikasının, devrim saflarına katılan çeşitli sanat eğilimlerinin, devrimin tarihsel anlamını kavramalarını sağlamalarına yardım etmek ve devrimden yana ya da devrime karşı olmanın kategorik ölçütlerini önlerine koyduktan sonra onlara sanat alanında tam bir öz-belirleme hakkı tanımak olduğunu söyler. Burada Sovyetler’in sanat politikasını iki döneme ayırmak gerekiyor. 1930’lara kadar avant-garde eğilimler sanatsal gelişimini sürdürmüş, kültür-sanat alanında pek çok kurum kurulmuştur. Ancak partinin resmi sanat görüşü olarak “Toplumsal Gerçekçilik”i kabul etmesinden sonra skaladaki renkler beyaz ve siyaha indirgenmiştir. Bu dönemde çok sayıda sanatçı Sovyetler’i terk etmiş ve Avrupa ülkelerinde kendilerini ifade etmenin yollarını aramışlardır. 1930’lardan sonraki bu dönem tam da Trotsky’nin mutlaklaştırılmasına karşı çıktığı proleter kültür ve sanatının kastlaştığı bir dönem olmuştur.

 

Ne yazık ki Sovyetler’in kültür-sanat politikası, bu ikinci dönemdeki bürokratik uygulamaların gölgesinde kalmıştır ve sanat tarihi de bunu böyle yazmıştır. 1917’den 1930’lu yıllara kadar olan süreç Ekim Devrimi’nin kültürel kazanımlarının hanesinde bir türlü yerini alamamıştır. Neden böyle olduğu konusunda pek çok neden sayabiliriz. Burjuva sanat tarihçilerinin ideolojik tutumu en önemli etkenlerden.

 

Ama dönüp kendimize sormamız gereken bir soru var: Tarihin en son hangi döneminde Ekim Devrimi’nin yaratıcılarının ruhunda taşıdığı coşkuya, inada, inanca, bütünleşmeye sahne olduk. Evet doğru açlığın olduğu yerde sanatsal üretim olmaz. Sovyetler’de kültür-sanat tartışmalarının hız kazandığı dönem, 1930 değildi, 1918’di. Yalnızca devrimden 1 yıl sonra ve  “Oniki Kızıl Ordu muhafızı” Petersburg’un aç evlerinin önünde karlara batıp çıkarak resmi geçit yapıyordu.